• Even the all-powerful Pointing from the countries Vokalia and Consonantia, there live the blind texts. Separated they live in Bookmarksgrove right at the coast of the Semantics, a large language ocean. A small river named Duden flows by their place and supplies.

  • Meat wherein after female own forth it seas lights behold void. Him fifth made set above our blessed abundantly, you. Subdue. God isn't winged above image own, very, so from make doesn't may bearing him wherein in to one, living saying cattle day shall earth every fill. Two great creature shall. Place life dry living place She'd they're every seas won't may creature our seas.

  • Son yıllarda birçok üniversite, vakıf ve dernek tarafından kısa süreli veya uzun soluklu eğitim programlarının düzenlendiğine şahit olmaktayız. Son on yıl içerisinde öğrenci, öğretmen veya organizatör gibi çeşitli rollerde bu programlara katılma ve süreçleri yakından gözlemleme imkânım oldu. Bu süreçte gözlemlediklerimden hareketle bu yazıda iki konuya değinmek istiyorum. İlki, eğitim müfredatı ve sınıf ortamı oluşturulurken hoca-öğrenci-bilgi üçlüsüne yüklenen anlam ve görevlerin eğitim içeriğine nasıl bir tesiri olduğu meselesidir. İkincisi, ve bence ilki kadar önemli olan diğer bir konu ise bu eğitimleri sağlamak için gerekli olan finansal kaynak meselesidir.1

    Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’de organize edilen eğitim programlarının bazıları hakikat bilgisine ulaştığını düşünen kişiler tarafından belirlenen bir müfredattan oluşuyor ve bu bilginin taşıyıcısı olabilecek hocalar tarafından bilgiye sahip olmayan; fakat almak için hazır olarak bekleyen (programa kayıt olarak bu isteğini belirtmiş olan) öğrencilere nakil işlemine tekabül ediyor. Fark edileceği üzere burada bilgi akışı tek taraflı olduğu gibi öğrenci-hoca arasındaki etkileşim de sınırlıdır. Öğrencinin soru sorması ‘anlamadığı yerleri’ belirtmek içindir ve hoca gerekli durumlarda ‘farklı örneklerle’ öğrencinin anlamasını sağlar. Hoca bir otorite figürüdür, konuya hâkimdir ve öğrencilerin sorularına cevap verebilir. Eğer öğrenci konuyu anlamadıysa veya ‘kafasına yatmadıysa’, bu öğrencideki bir eksiklik sebebiyledir. Hocanın öğrenciden istifade etmesi çok olası değildir. Zaten o yüzden iletişim tek yönlüdür; öğretmen aktarır, öğrenci dinler. Öğretmen, öğrencinin ne düşündüğü ile ilgilenmemektedir. Ne yazık ki bu durum, ‘her şeyi bilen’ otorite figürü hocalarımızı bazen zor duruma sokmaktadır. Kürsülerden “Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.” şeklinde va’z u nasihatler verilse de, pratikte buna pek rastlanılmaz maalesef. Sorulan bir soruya “Bilmiyorum.” diye cevap vermeyi kendileri için uygun görmediklerinden, öğrenciye yanlış da olsa bir cevap vermeye çalıştıklarına üzülerek şahit olmuşluğum vardır.

    Bu tarzda aktarımcı eğitim anlayışına sahip olan bir kurumun ilk yapacağı şey alanındaki en iyi hocaları ikna etmek ve dinleme ve anlama kapasitesi yüksek öğrencileri programa çekmek olmaktadır. Geriye sadece bir sınıfta bu iki grubu (hoca-öğrenci) bir araya getirmek kalmaktadır. Kapitalist bir toplum içinde yaşadığımız ve düşünme şeklimiz de daha ziyade kapitalist prensipler tarafından şekillendirildiği için; az önceki eğitim yaklaşımını benimseyen bir kurumun oluşturacağı sınıf ortamı, bilgi akışının maksimum hale getirildiği bir yapı olacaktır elbette. Yüksek kapasiteli öğrencilerin dahi bilgiyi değerlendirmesi, müzakere etmesi, doğruluğunu incelemesi gibi aşamalar gerekli görülmediği için, ‘dinlenilmesi’ ve kendisinden öğrenme ayrıcalığına kavuşulması gereken hocalarımızın sabah akşam öğrencilerin önüne getirilmesi yeterlidir. Bu tarz bir eğitim metodunun, ulus-devletin eğitim tezgahından geçmiş ve anlam dünyaları eklektik bir şekilde oluşmuş olan -eğer oluştuysa tabii- bizim kuşağa tam anlamıyla hitap ettiğini zannetmiyorum. Bunun sebebi, İhsan Fazlıoğlu’nun tabiriyle, hocalarımızın düşüncelerini ifade etmek için kullandığı kavramların muhataplarının anlam dünyasında her zaman bir karşılığının olmamasıdır. Daha da kötüsü, bazen aynı kavram kastedilenden çok farklı bir anlama da sahip olabiliyor. Bu durumda taraflar anlaşmış gibi gözükseler dahi, farklı anlamları kastetmiş oluyorlar. Peki, bunun çözümü nedir?

    İşin aslı, çözüm hem çok basit hem de çok zor. Çok basit, çünkü yapmamız gereken öğrencileri dinlemek, onları konuşturmak ve aktarılan bilginin öğrencide neye tekabül ettiğini ortaya çıkartmaktan ibaret. Bunu ders sırasında hocalarımız yapabileceği gibi, eğitimin bir parçası olarak müzakere oturumları yapılıp öğrencilerin düşüncelerini paylaşmalarına imkân sağlanabilir. Hocanın sahip olduğu bilgiyi öğrenciye aktarırken, öğrenciyi pasif bir pozisyonda tutmak yerine karşılıklı diyalog ortamına çevirdiği takdirde benim tecrübe ettiğim üç olumlu sonuç ortaya çıkmaktadır: Öğrenci derse adapte olabilmekte, hocanın aktardığı bilgiler üzerine hoca ile birlikte bir tefekkür zemini sağlayabilmekte ve belki en önemlisi; hoca anlattığı kavramların öğrencilerin zihinlerinde nereye tekabül ettiğini görebilmektedir. Bu kısım daha ziyade hocaların eğitim metodu ile ilgiliyken, eğitim programının bir parçası olarak müfredata dâhil edilecek müzakere oturumları ise organizasyonu düzenleyen kurumun eğitim anlayışında büyük bir değişiklik anlamına gelmektedir. Kurumlarımız ise, öğrencilerin bir araya gelerek konuşmalarını veya boş bir vakte sahip olup düşünmelerini değil, mümkün olan her vakitte getirilen hocaları dinlemelerini ve ‘öğrenmelerini’ tercih edilebiliyorlar. Bu değişikliği sağlamak, verdiğimiz eğitimin kalitesini ‘falanca hocayı’ veya ‘o meşhur düşünürü’ getirmekle ölçmektense; öğrenciler kendilerini ne kadar ifade edebildiler, ‘duydukları’ üzerine ne kadar düşünebildiler gibi kriterler üzerinden değerlendirmeye başlamadıkça zor.

    Burada çok genel hatlarıyla değindiğim bu sorun farklı kurumlarda değişik seviyelerde ortaya çıkıyor olabilir. Örneğin, bazı kurumlar aktif olarak organize etmeseler de öğrencilerin, kendi aralarında bir araya gelerek müzakere yapmalarını teşvik ederken, diğer gruplar alışveriş merkezlerinin en kuytu ve kullanışsız yerlerine konulan mescidler gibi, günün en verimsiz olacak vakitlerini bu tür eleştirel analizlere ayırıyor olabilir. Bu yazdıklarımın bilgi aktarımının değersiz bir şey olduğunu düşündüğüm izlenimini vermesini istemem. Şüphesiz ki, bilgi sahibi olmadan müzakere yapmak veya belli bir konu üzerine düşünmek ancak anlamsız ve kısır konuşmalarla neticelenecektir. Önemli olan her aktivitenin hakkını vererek, öğrencilerin yetişmesini sağlamaktır.

    Değinmek istediğim ikinci bir husus, bu eğitimler için gerekli olan finansal destek. Yukarıda eleştirel olarak sunduğum eğitim metodunun bir diğer dezavantajı yüksek bir maliyet gerektirmesi. Popüler ve alanında iyi hocaların getirilmesi ve özellikle uzun süreli programların oluşturulması bu eğitimlere fon sağlayacak sermayedarları gerektirmektedir. Allah rızası için bu işe girişmekten tutun da, beşeri sermaye üretimi veya prestij hedefleri gibi dünyevi hedeflere kadar uzanan çeşitli amaçlar doğrultusunda seküler veya dini nitelikli eğitim kurumlarına fonlar sağlanmaktadır. Bunun iki büyük dezavantajı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, bir eğitimci olarak hiç hoşlanmadığım, ‘yaptığınız her faaliyeti fotoğraflama ve paylaşma’ ihtiyacı. Çünkü bu paraların boşa gitmediğini çoğu zaman fotoğraflarla göstermeniz beklenmektedir. Daha da kötüsü, kurumun ne kadar aktif olduğunu göstermek için “faydalı veya faydasız” olduğuna bakmadan fotoğraf çekilebilir etkinlikler düzenlemeniz de gerekebilir. Örneğin, öğrencilerden talep olsun veya olmasın dışarıdan düzenli olarak popüler konuşmacılar getirmelisinizdir. Ayrıca, fotoğraflarda katılımı çok göstermek için ‘zorunlu gönüllülük’ tabiriyle öğrencileri de katılıma mecbur tutmalısınız. Bu durum ne yazık ki böyle ilerleyen bir döngü çıkarıyor karşımıza. Elbette burada kastettiğim şey yapılan her faaliyetin gereksiz olduğu değil, kurumların bazen etkinlik yapmak için etkinlik yapmaya mecbur kaldıklarıdır.

    İkinci dezavantaj ise yürüttüğünüz programı fon sağlayan kişilerin istekleri doğrultusunda şekillendirmek zorunda kalmanız. Belki size karışmayabilir veya sizinle aynı hedeflere sahip olabilirler. Fakat eğitim işinden anlamadıkları halde, adeta bir şirket yönetirmiş gibi, ne zaman hangi programı yapmanız gerektiğine müdahale edebilirler. Nasrettin Hoca’nın da dediği gibi, “Parayı veren düdüğü çalar.” inanışı, eğitim sektöründe de çok farklı değil ne yazık ki; eğitim bir sektör olarak kaldığı sürece de devam edecek gibi gözüküyor. Bu sebeple bazen işçi boşta kalmasın diye sürekli iş yükleyen kapitalist işveren edasıyla, öğrenci boş kalmasın diye sürekli program konulmasını talep eden bir finansör görebilirsiniz. Bütün bunlar olmasa dahi, bu tür programların devamlılığı hep maddi desteği sağlayan kişilerin himmetine bağlı olacağı için eğitim programları sürdürülebilirlik açısından bir risk taşımaktadır.

    Halihazırda bir çok hocamızın gönüllülük esasına dayalı olarak sürdürdüğü, samimi ve bireysel çabalar neticesinde bir çok öğrencinin ufkunu genişleten küçük ders halkaları veya müzakere gruplarını bu açıdan yukarıdaki dezavantajları -nispeten- azaltan bir yapı olarak görüyorum. Bu tür küçük çaplı çalışmaların amacı öğrenciye ‘gerekli olan tüm bilgileri aktaracak’ bir ortam sağlamak yerine, öğrencinin halihazırda mevcut olan ve günümüzde ulaşması daha kolay hale gelen faydalı kaynaklara sistematik bir şekilde ‘kendi çabasıyla erişmesi’ ve edindiği bilgileri derinleştirmek için müzakere edebileceği bir ortamın sağlanmasıdır. Yani, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, malumatfuruşluğun bir erdem olarak algılanmaya başlandığı günümüzde, öğrencinin geriye bir adım atıp ‘düşünmek’, diğerlerini dinleyip olayların farklı açılarını görebileceği bir zemin oluşturmak için. Diğer bir ifadeyle, bilgimizin miktarını arttırmak yerine, derinliğini arttırmak için. Bu tür halkaları oluşturmak için en önemli rol biz öğrencilere düşmektedir. Büyük kurumların çatısı altına girmeden de öğrencilere yardımcı olmayı etik bir görev olarak bilen yetkin hocaların kapısını çalıp küçük gruplar oluşturmalı, aktif olarak konuları müzakere etmeli ve derinlemesine konuşmalıyız, sonunda sertifika vermeyecek olsalar dahi!

    Her ne kadar ilk kısımda bazı eğitim programlarının olumsuz taraflarına vurgu yapmış olsam da kendi tecrübem açısından şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu tarz eğitim kurumlarının olumsuzluklarının yanında birçok faydası ve öğrencilerin yetişmesine katkısı da bulunmaktadır. Bu sebeple mevcut eğitim programlarımızı tamamıyla terk etmek gibi bir seçeneği makul olarak görmüyorum. Fakat değişen öğrenci profili ve içinde yaşadığımız şartları da değerlendirmeye katarak öğrencilere daha istifadeli olacak ve yoklama veya burs kesilme korkusu ile gelmek zorunda hissettikleri değil, aktif olarak severek katıldıkları eğitim programları hazırlamak için bazı kalıplarımızı kırmamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu dönüşümü gerçekleştirmeyi başarabilirsek, en önemlisi eğitim sürecinin paydaşları arasındaki ilişkileri kapitalist ve bürokratik prensipler üzerinden şekillendirmekten (çoğunluk bunu bilinçsizce yapıyor) vazgeçersek, belki kurumlarımız tarafından verilen değerli eğitim hizmetleri daha istifadeli ve muvaffak olur.


    Harun Şencal
    Not: Bu makale ilk olarak Mesail dergisinin dördüncü sayısında yer almıştır.

  • Wael Hallaq’ın da belirttiği gibi, Müslümanlar kendi inşa etmedikleri bir dünyada yaşamak zorundalar. Eğitim sisteminden tutun da çalışma ve aile hayatına kadar kurumların büyük çoğunluğu kapitalist piyasa sistemi ve bürokratik ulus devlet anlayışına ait olan prensipler tarafından şekilleniyor. Müslümanların bu durum karşısında takındıkları pozisyonlar farklı farklı olsa dahi, genel itibariyle bu dünyaya yabancılaşma veya onunla mücadele etme yerine, onu kabullenme, en iyi durumda ise bir fakihin ‘dinen caizdir’ fetvasını elde etmiş alternatifler üretme çabası içerisine girdiklerini görüyoruz. Halbuki, içinde bulunduğumuz kurumların arka planında yatan değerleri ve bu kurumların ortaya çıkış sebeplerini analiz etmeden girişilecek her ‘caiz alternatif üretimi’, bizi sonunda mevcut sistemi yeniden üretme ve hatta daha da güçlendirme noktasına getirmektedir. Modern zamanda bunun en iyi örneği, zannediyorum, İslami finans kuruluşlarıdır. Özü ve üzerine inşa edildiği değerler itibariyle modern bir yapıya sahip olan bu finans kurumları, bünyelerinde istihdam edilen İslam hukukçularının ‘yetmez ama evet’ düsturuyla verdikleri caizdir fetvaları sayesinde kapitalist piyasa sistemine ait olan ürün ve servislerin (müşterileri de pek ikna edemeyen) İslami alternatifleri üretilmiştir.

    Bu yazının amacı İslami finans kurumları veya Helal Turizm gibi üretilmiş olan bu alternatifleri kötülemek değil sadece bunların uzun vadede çözüm olmadığının bilincine varma çabasıdır. Eğer İslam fıtrat diniyse, onun prensipleri üzerine inşa edilmiş bir hayat da fıtrata en uygun hayat olmalıdır. Bu sebeple, kapitalist sistemin ortaya koyduğu ve Müslümanlar dahil herkese dayattığı bu toplumsal yapının alternatiflerini değil, insan fıtratına uygun aslına dönebilmemiz lazım. Çünkü bu modern hayat içerisinde üretilmiş alternatiflerin nihai çözümler olduğuna inanırsak, İslamın amaçlarına uygun bir hayat sürmek için teorik ve pratik tartışmaları bırakır, elimizdekine razı olmaya başlarız. Ortaya uygulanabilir bir çözüm veya kurum koyamasak dahi, bu bilinci diri tutmak adına bu tür eleştirilerin önemli olduğuna inanıyorum. Bu sebeple amacım, Helal Turizm sektörünün bir analizini yapmak ve Müslümanlar olarak bizim teklifimiz nedir üzerine bir tartışma başlatmaktan ibarettir.

    Helal turizm tartışmasına geçmeden önce, çalışma kavramının icadı ve işçinin bir meta haline gelişi üzerine konuşmak lazım. Çünkü tatil kavramı bu icadın bir sonucuyken, postmodern zamanlara ait olan ‘Helal Turizm’ gibi ‘İslamileştirme’ girişimleri de bir sonraki adımı temsil etmektedir.

    Konumuz işçi veya çalışmak kavramı olmadığı için, bu kavramlara sadece kısaca değineceğim. Karl Polanyi işçi (labour) kavramının ve bunun yanı sıra para (money) ve toprak (land) kavramlarının da kapitalist piyasa sistemiyle beraber ortaya çıkan birer meta olduğunu iddia etmektedir. Bunu yaparken piyasa sistemi öncesindeki toplumsal ilişkileri inceleyerek toplumsal yapının nasıl olduğuna bakar ve bu üç kavramın aslında meta olarak yaratılmadığını, fakat piyasa sistemi sayesinde metalaştırıldığını iddia eder.

    Bu iddia çok radikal gibi gelebilir, fakat André Gorz’a ait olan “İktisadi Aklın Eleştirisi” kitabına baktığımızda, yazar çalışma kavramının icadına ve bunun kapitalizm önceki batı toplumlarında bir zorunluluk, istenmeyen bir şey olarak algılandığına dikkat çekiyor. Günümüzde ise sahip olduğumuz meslek bizi kamusal alanda tanımlayan bir kavrama dönüşüyor. Bu sebeple, mesela, ‘اجير’ (ücret karşılığı tutulan/kiralanan kişi) kelimesinin işçi olarak tercüme edilmesi yanlıştır. Çünkü ‘işçi’ kavramı modern bir kavramdır. Aynı şekilde sıfır işsizlik söylemlerini slogan olarak kullanan İslam iktisadı yaklaşımlarının da hala kapitalist bir söylem içerisinde varlıklarını idame ettirdiklerinin farkında olması gerekiyor. Belki de bizim tartışmamız gereken konu işçi kavramının varlığı olmalıdır. Bu konudaki daha derin bir incelemeyi sizlere ve belki ileriki bir yazıya havale ederken asıl konumuza geri dönelim.

    Bu yazının konusu Helal Turizm kavramının ortaya çıkışı ve turizm sektörünün helal bir alternatifinin ortaya konma çabalarının nasıl bir yol izlediği olacak. Marksist literatürün belirttiği üzere, üretim girdileri içerisinde kendisini yeniden yaratabilen tek girdi emektir. Fakat ertesi gün yeniden kullanılabilmesi için, yemek, uyku ve dinlenme gibi araçlarla kendisini yeniden yaratması gerekmektedir. Bu yüzden işçiler 24 saat yerine, daha az bir vakit çalışır (Sanayi devriminin başlarında bu çalışma vakti 18 saati buluyordu). Günümüz servis sektörü ağırlıklı kapitalist sistemine baktığımızda ise, çalışanlara yıl içerisinde daha uzun süreli dinlenme imkânları verilmiş, farklı ülkelere ‘turistik geziler’ yapma olanağı sağlanmıştır.

    Son yıllarda yükselen bir sektör olarak Helal Turizm ise, daha ziyade bu tür dinlenme gezilerinin ‘dinen caiz’ olacak şekilde tertip edilmesini sağlamak amacıyla ortaya çıkmış, kadın-erkek ayrı havuz imkânları ve namaz vakitlerine riayet eden gezi programları düzenleyerek ‘kendilerinin yapmadıkları bir dünyada turist olmak isteyen’ Müslümanlara alternatif imkanlar sunmaktadır. Fakat görüleceği üzere, bu sektörün ‘İslami’ kimliği sadece yüzeysel kalmakta, özü itibariyle kapitalist sistemin daha iyi işlemesine hizmet etmektedir. Kesinlikle yıkıcı bir etkisi olmayan ve zaten bu sebeple kapitalist sistemin kendisine kucak açtığı yeni bir sektör olarak devam etmektedir.

    Emek gücünün yeniden yaratılması bağlamında, mekân isimlerinin ideolojiler hakkında ne kadar çok bilgi verdiğinin ve değerden bağımsız olmadıklarının bir örneği dinlenme alanlarıdır. Mesire (yürüme yeri) veya piknik alanı olarak isimlendirilen yerler batı toplumlarında ‘recreational field’ (yeniden yaratma alanı) olarak karşımıza çıkarken bu kelime Türkçe’ye de girmiş bulunmaktadır. Tabi birebir tercüme sorunlu olacağı için sadece kelimeyi latinize etmekle yetinmişiz, ‘rekreasyon alanı’. Daha da ilginç olanı, Ivory Tower (Fildişi Kule) isimli belgeselde rastladığım ve üniversitelerin öğrenciler/müşteriler için sağladıkları sosyal ortamlar için de benzeri bir ismi kullanıyor olmasıydı: Student Recreation Complex (Öğrenci Yeniden Yaratma Tesisi).

    Her ne kadar Turizm sektörü için ‘recreation’ ifadesi kullanılmıyor olsa da amacın ortak olduğunu, üretim sürecine dahil olan işçinin (beyaz veya mavi yaka olması fark etmez) bir senelik yorgunluk neticesinde yıpranan iş gücünü tekrar şarj etmesi olduğunu iddia edebiliriz diye düşünüyorum.

    Her ne kadar Vikipedi ‘turizm’ kelimesini tanımlarken:

    “Turizm sayesinde insanlar hem diğer ülkelerin hem kendi ülkelerinde yaşadıkları bölgenin dışındaki güzelliklerin, hem de geçmişte yaşamış olan insanların bırakmış oldukları kültürel mirasın farkına vararak, gelecek kuşaklara daha yaşanılabilir bir dünya bırakmanın gerekliliğine inanarak hayata farklı açılardan bakabilirler.” şeklinde entelektüel bir amaç sunsa dahi, ortalama bir insanın turizm veya tatil planları iş stresinden uzaklaşıp kafa dinlemek ve belki yeni tecrübeler edinmekten öteye gittiğini düşünmek zor. Özellikle tatil zamanında insanların sahil kenarındaki otellere doluşması ve daha da ilginci kökü Arapça olan ‘tatil’ kelimesinin bir şey yapmamak manasına gelmesi bu iddiamı destekliyor sanırım. Seyahat etmenin anlamını İslami bağlamda araştırdığımızda kapitalist sistemin bir parçası olan turizm kavramının bize ne kadar uzak olduğu daha iyi anlaşılıyor.

    İslam Ansiklopedisinin Seyahat bahsinde tasavvufun on erkânından birinin gördüklerinden ders çıkarmak maksadıyla dünyanın çeşitli bölgelerini gezmek olduğu naklediliyor. Kurandaki birçok ayet de tasavvufun bu erkanını desteklemektedir. Bu durumda rıhle veya seyahat diyebileceğimiz kavramın turizm amaçlı gezi ile ortak noktası A noktasından kalkıp B noktasına gitmek şeklinde bir mekân değişikliği ile sınırlı kalıyor. Birisi kapitalist sistemin içerisindeki işçinin emek gücünü tekrar yaratmasını amaçlarken, diğerinde bir ilim tahsili yahut ibret almak gibi manevi amaçlar ön plana çıkartılıyor. Diğer bir deyişle, İslami açıdan bakıldığında, turizm ile uyumlu bir mekân değişikliği amacını bulamıyoruz.

    Günümüzde Helal Turizm ile kastedilen daha ziyade ilk olarak zikrettiğim mekân değişikliği sırasında dini vecibelerin yerine getirilmesinin kolaylaştırılması (molaların namaz vakitlerine göre ayarlanması vb.) ve ‘dinen caiz’ olan dinlenme ve rahatlama aktivitelerinin (kadın-erkek ayrı havuzlar vb.) müşterilere sağlanmasıdır.

    Başta da belirttiğim gibi bu tür hizmetleri sunan kurumların yaptığının yanlış olduğunu iddia etmiyorum, işçilik kurumu var olduğu sürece ve işçilerin kendilerini yeniden yaratmaları gerektiği sürece Helal Turizm bize bir alternatif sunmaktadır. Fakat bizim amacımız semptomlarla uğraşmak yerine hastalığı tedavi etmek olmalı. Bu bağlamda Helal Turizmin bize sunduğu imkanlar baş ağrısını geçirmek için ağrı kesici almaya benzemektedir, halbuki bu asıl hastalığın varlığını hissetmemize mâni olacak şekilde bizi uyuşturuyor: kapitalist piyasa sistemi üzerine kurulmuş bir toplumda yaşıyor olmak.

    Bu yazı bağlamında şunu da zikretmek gerekiyor diye düşünüyorum: ‘dinen caiz’ olma çabasını aşan ve kültürel geziler bağlamında recreation ötesinde bir amaç ile seyahatler düzenleyen girişimler oluyor. Fakat bu girişimlerin taliplileri helal turizmi dönüştürmeyi hedefleyen bilinçli işçilerden oluşan bir kesim mi, yoksa daha ziyade öğrencilerden oluşan ve zaten ilmi veya ibret amaçlı gezileri hedefleyen bir kesim mi araştırmak gerekiyor.

    Özetle, burada önemli olan benzer eylemlerin amaç açısından farklılaşmasıyla ilgili. Ferudun Yılmaz Hocanın Heidegger’den naklettiği bir söz sanırım buraya uygun olacaktır. Japon bir öğrencisiyle diyaloğunda, öğrencinin Japonyadaki bir sanatçının geleneksel Japon estetiğine önem verdiğinden bahseder. Heidegger ise Japonların estetiği olamaz, o olsa olsa başka bir şeydir. Estetik Batılılara mahsus modern bir şeydir ve içlerindeki boşluğu doldurmak için gelişmiştir, der. Belki biz de bu şekilde ontolojik bir seviyede düşünmemiz gerekmektedir öncelikle. Belki soruyu yanlış soruyor olabiliriz çünkü, “Turizmin helali nasıl olmalıdır?” sorusu yerine, “Müslümanın turizm ile işi olur mu” diye sormalıyız. Belki bazı benzerlikler olabilir ama Müslümanların yaptığı kesinlikle farklı bir şeydir diyebilmeliyiz ki, sunacak bir teklifimiz olabilsin. Tükenen emek güçlerini yeniden yaratmak için değil, ilmi faaliyetler veya ibret almak için seyahat etmeliyiz. Belki daha da temelde, işçi ve çalışma kavramlarını derinlemesine incelemeli ve bize daha uygun olacak bir toplumsal yapı inşasını hedeflemeliyiz. Fakat bütün bu kavramların netice olarak vardığı yer eğitim sistemimiz ve okullaştırma üzerinden nasıl bir kapitalist toplum inşa edildiği ve bunun sürdürüldüğüdür. Bu yüzden ben kısa vadede bir çözüm önerisi olduğuna inanmıyorum. Ivan İllich’in Okulsuz Toplum isimli kitabında zikrettiği üzere ancak sonraki nesil, okulsuzlaştırılmış bir toplumda yetiştirilen bir nesil kapitalizmin fıtrata aykırı olan taraflarına karşı kalıcı çözümler üretebilir diye düşünüyorum. Bizim vazifemiz, en azından, bu tartışmaları diri tutmak suretiyle insanların sistemi içselleştirmesine mâni olmak ve yetiştirdiğimiz çocuklarımızı en iyi özel veya devlet okullarına göndermeye çalışmak yerine, özgür düşünebilmelerini sağlayabilmek, yani okulsuz bir ortam oluşturabilmektir.


    Harun Şencal
    Not: Bu yazı ilk olarak Mesail dergisinin birinci sayısında yayınlanmıştır. 
© 2021 Akademİst Eğitim ve Danışmanlık. Bütün hakları saklıdır.